15/8/2009 · Kategori: Politik-Ekonomi

Sürekli, kapitalist sömürüden söz ederiz. Nedir kapitalist sömürü? Kısa ve özce, karşılığı ödenmemiş emeğe el konulmasıdır. Kapitalist, bu karşılığı ödenmemiş, artı-emeği kendisine zorla maleder. İşçinin ürettiği, patronların el koyduğu artı-emeğin ürünleri işçiye yabancılaşır. Karşılığı ödenmemiş emeğin ürünleri olan üretim araçları, işçi sınıfı ile karşıtlık halindedir. Kapitalist sistem, işçilerin sömürüsüne dayanır. Ve sistemin tüm ekonomik yapısı, işçi sınıfıyla uzlaşmaz çelişki ve karşıtlık içindedir. Bu nedenle işçilerin başkaldırısı demek, kapitalizmin yıkılması demektir.

Kapitalist, bir artı-değer imalatçısıdır.  Artı-değer üretimi, kapitalist üretimin harekete geçirici gücüdür. Kapitalist artı-değeri kara dönüştürür. Kapitalistin amacı kar elde etmektir. Üretim yapmak kapitalist için bir amaç değil, bir araçtır yalnızca. Kara ulaşma amacı için bir araç. Karın kaynağı işçinin karşılığı ödenmemiş emeği olduğuna göre, emek-gücünü ne kadar sömürebilirse, kar da o denli yüksek olur. O halde kapitalistlerin daha fazla kar için göze alamayacağı cinayet yoktur. Her şey kar içindir.

İşçinin sömürülmesinin tek değil, pek çok çeşitli yolu var. Servet elde etmenin yöntemleri çok zenginleşti. Ancak özü değişmedi: İşçinin yaşamını tüketmek. Kapitalistin artı-değere, kara, servete çevirdiği şey, emekçinin sağlığı, sinirleri, beyni ve erken yaşta yok olan yaşamıdır. O halde işçinin yaşamı, kapitalist ile (kişiselleşmiş sermaye olan kapitalistle) karşıtlık halindedir. Kapitalistin, emekçinin ve aile üyelerinin tüm zamanını kara dönüştürmesi, kapitalizmin doğası gereğidir.

Kapitalist üretim, değer üretimidir, artı-değer üretimidir. Bir metanın değerini belirleyen,   o meta için gerekli emek-zamanıdır, toplumsal olarak gerekli emek-zamanıdır. Yani servetin kaynağı, gerekli emek-zamanıdır.  Bu nedenle kapitalistler, toplumsal gerekli emek-zamanını düşürmek için her yolu dener. Bunun için emek-gücünün üretkenliğinden yararlanırlar. Emeğin üretkenliği, emeğin bileşik örgütlenmesine, bilime, üretim yöntemlerine, makinelerdeki gelişmelere bağlı olarak artar. Emek üretkenliğini arttıran tüm yöntemler, emekçilerin üzerinde egemenlik kurma, güçlendirme yöntemleridir. Ve toplumsal sistemin yabancılaşmış tüm gücü, olanca ağırlığıyla emekçilerin omuzlarına biner.

Kapitalist sömürünün çeşitli yolları var. Bu yolların her biri, kapitalizmin hangi gelişme aşamasında olduğunu anlatır. Örneğin, iş gününü uzatma. Kapitalizmin ilkel sermaye birikimi dönemine aittir. İşgünü ne kadar uzatılırsa, kapitalistin el koyduğu artı-emek ve dolayısıyla artı-değer o kadar artar. İş gününün uzaması işçinin yaşamının kısalmasıdır. Sanılmasın ki işgününün uzatılması yani mutlak artı-değer sömürüsü geçmişe aittir. Hayır. Bu yol her zaman kullanılmıştır. Ve günümüzde, yüksek işsizlik ortamı, derin yoksulluk ve emekçilerin örgütsüzlük koşullarında, iş günü yeniden uzatılıyor.

Diğer bir yöntem –ki kapitalist üretimin temel yöntemidir- işçinin kendi yaşam araçlarını elde etmek için, kendisi için harcadığı zaman olan gerekli emek-zamanını düşürmek. Gerekli emek-zamanı düşürülerek, kapitalist karşılığı ödenmemiş olan artı-emek zamanını arttırmış olur. Bunu, emek üretkenliğindeki gelişmeye dayanarak yapar. Ama biliyoruz ki, iş günü kısaldıkça, emeğin yoğunluğu artar. Bu yolla işçi öyle çalıştırılır ki, geriye yaşanacak fazla bir ömrü kalmaz. Nispi artı-değer sömürüsü dediğimiz bu yöntem, bugün en korkunç biçimde kullanılıyor. Ve egemen bir yöntemdir. “Bant sistemi” denilen yani işçiyi “dolap beygirine” dönüştüren bu üretim yöntemiyle, işçinin ne siniri, ne canı kalır, iskelete döner.

Bunun yanı sıra kapitalistler ücretlerinin değerinin altına düşürülmesi için fazla zorlanmazlar. Büyük boyutlara varan işsizlik, onlara bu olanağı kendiliğinden verir. İşçilerle işsizler arasındaki rekabetten yararlanan kapitalistler, ücretleri düşürmeye bakarlar. Ama kapitalistler işi kendiliğinden gelişmeye bırakmaz. Çeşitli biçimlerle devlet zorunu devreye sokarak ücretleri, değerinin altına düşürürler. Ücretlerin değerinin altına düşmesi demek, işçinin, yeniden çalışması için zorunlu olan yaşam gereksinmelerini karşılayamaması demektir. Buradan çıkarılacak sonuçlardan biri şudur: İşçi, soyunu devam ettiremez noktaya doğru gidiyor.

Ücretlerin, değerinin altına düşürülmesi, kapitalist rekabetin keskinleşmesi nedeniyle,  tüm kapitalist ülkelerde yaygın olarak kullanılıyor.

Kapitalistlerin kar için başvuramayacağı yol yoktur.

İşçiler sık sık söylerler, “bizim bir makine kadar değerimiz yoktur”. Aslında bir iş cinayeti olan iş kazası olduğu zaman patron, işçiden önce, makineye ne oldu diye düşünür. Çünkü işçi çok  “ucuzdur”, makine ise pahalı. Sakat kalan işçinin yerine işi kabul edecek olan çok insan var, ama makineye yeni bir yatırım yapmak, onlar için bir kayıptır. Ve makineden tasarruf yapmak için, işçinin sağlığını, gücünü, yaşamını bol miktarda harcarlar. Yani işçilerin tüm yaşamını bolca harcamak suretiyle makineden tasarruf yapmak kapitalist için ortalama karı yükseltmenin bir aracıdır. Aslında, kapitalist daha yüksek bir kar için işçinin kanından, canından, beyninden ekonomik tasarruf yapıyor.

İşçiler, her zaman, çalıştıkları yer için , “burada insan yaşayamaz”, der. Doğru. Çünkü, patronun daha rahat, geniş, havadar ve sağlığa uygun bir işyeri için yapacağı her ek harcama onun karını düşürür. Hiçbir patron da karın düşmesini istemez. Tıpkı karları düşmesin diye hiçbir önlem almayıp, çevreyi kirlettikleri, öldürdükleri gibi. Demek ki, patronlar en kötü çalışma koşullarından da kazanıyorlar. İşte, güneş girmeyen, havasız, daracık, insanın yaşayamayacağı yerler. Kömür ocakları, madenler, fabrikalar, atölyeler, hepsi berbat. Buna üretimde artan kullanımıyla kimyanın yarattığı etkileri eklersek, çalışan bireyin nasıl korkunç biçimde harcandığını görürüz.

Tıp ve çağdaş gelişme sonucu, insanların ortalama yaşam süresi artmıştır. Ama işçi ve ailesinin ortalama yaşam süresi düşüktür. Örnek, kapitalizmin en gelişmiş olduğu ve tıbbın ileri olduğu Amerika’da beyazlarda ortalama yaş 70 civarında. Siyahlarda ise 43! İşte emekçi bir halkın korkunç harcanması. Bunun ana nedeni ekonomiktir. En iyi ekonomik koşullara sahip olanlar daha uzun yaşar. Daha kötü ekonomik şartlarda yaşayanlar, daha kısa yaşar.

Fakat emekçi sınıf bireylerinin gelişmesinin harcanması tek yönlü değil, her yönden bir yıkım içindedir. Eğitim, kültür, fizik, sağlık, her açıdan bireyin gelişimi tahrip edilmiştir. Ve insanlığın bugünkü gelişme düzeyi, bireyin gelişmesinin harcanmasına borçlu.

“Gerçekten de insan soyunun gelişmesi güvenlik altına alınmış ve sürdürülebilmiş ise, bu yalnızca toplumun bilinçli olarak yeniden örgütlenmesinden hemen önce gelen tarih döneminde, bireysel gelişmenin işte bu en korkunç şekilde harcanması sayesinde olmuştur.” (K. Marx, Kapital III, Sf. 83).

Toplumun bilinçli olarak yeniden örgütlendiği koşullarda, bireyin gelişiminin bu en korkunç, şekilde harcanması son bulacaktır. Emek yükü toplumun bir kesiminin sırtından alınıp, toplumun tüm sağlıklı üyelerine dağıtılacaktır. Böylece her bireyin gelişimi, çok yönlü gelişimi güvence altına alınacaktır.

Bireyler, böyle bir gelişmenin yani insanın tam ve çok yönlü gelişmesinin, maddi koşullarının oluştuğunun bilincindedir. Bu bilinçle, eski toplumu yıkmak için devrim dalgasını tüm dünyaya yayıyor.

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

3/6/2009 · Kategori: Kultur ve Sanat


 
 eksilmesin dudağından gülüşün
eksilse yaşamından güneş
yüzün kararmasın gecede,
gülümse düşlerinde yine..

nereye uçar turnalar,
nereye gider gökyüzü?
alıp kanatlarına umutlarını geçmişin...

sen yıkıldın altında göğün,
yandın küçük bir pervane gibi

ah, küçük bir pervane gibi

kim götürdü bakışından ışığı,
kim aldı gözlerinden onu?
kadehlerden yüreğine boşalan ,
acı bir umutsuzluk o mu?

kime söyledin derdini,
kimi sevdin gizli gizli?
kimler uyandırdı içindeki kötü kırık türküleri?

ölenlerin adını unutma;
türkülerin, meydanların...

ah, bırakmasın onlar seni...

ne de çabuk yıktın kendini;
sarıldın yalanlara, boşluğa...

hey! bak işçi tulumu giymiş umut!

isterse uçsun turnalar,
isterse gitsin gökyüzü
alıp kanatlarına bulutlarını rüzgarın....

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

20/11/2008 · Kategori: Politik-Ekonomi

Düzenin bekçilerine diyeceğimiz şudur: “Kendi yasalarınıza saygılı olun” demek bize düşmez ama artık bu noktadayız. Daha doğrusu siz artık bu noktaya gelmiş bulunuyorsunuz. Kendi yasalarınızın sizi demir bir mengene gibi sıktığını, hatta boğduğunu görüyoruz, biliyoruz. Hırçınlığınızın, kural tanımaz, yasa tanımaz terörünüzün –üstelik herkesin uymasını sağlamakla mükellef olduğunuz kendi yasalarınız- arkasında bu gerçeğin yattığını biliyoruz. Elden ne gelir! Yaşamın akışı, devrimin gelişimi sizi, düzenini korumakla yükümlü olduğunuz tekelci sermaye sınıfını, düzenin kendisini bu noktaya getirmişse elden ne gelir! Sizin elinizden bir şey gelmez, gelemez. Yaşamın nesnel akışına engel olmak ne sizin ne de başkasının harcı olabilir. Birazcık aklınız varsa ve tabii ki bu aklın gereklerine uygun davranacak cesaret ve yüreğiniz varsa, bu akışın önünde başınızla eğilirsiniz. Yoksa? O zaman, işte böyle, yeldeğirmenlerine yalın kılıç saldırırsınız! Bu gülünç durumunuzla tarihin akışına engel olabileceğinizi sanırsınız.

Şu basit gerçeği bile tarihten öğrenme yeteneğini gösteremiyorsunuz: Yıkılmakta olan bir toplumsal düzenin sahiplerince kullanılan zor tarihin akışını engelleyemez. Tarihsel ve siyasal ömrünün sonuna gelmiş bir düzeni ayakta tutamaz. Tutabilseydi, Roma İmparatorluğu yıkılmazdı. Nice tiranlık tarihin karanlıklarına karışmazdı. Örneğin, Şah Rıza Pehlevi yıkılmazdı. Hitlerin düzeni hala başımızın belası olarak duruyor olurdu vb vb. Ama bunların hiç biri olmadı. Günü geldiğinde, koşulları oluştuğunda en güçlü tiranlıklar, faşist devletler, imparatorluklar ayağa kalkmış emekçi sınıflar ve ezilen halklar tarafından tarihte hak ettikleri yere kısa sürede gönderildiler. Bu konuda hiçbir şey bilmiyorsanız, komşunuz Rusya’nın tarihine bakın. Orada haşmetli Rus Çarının birkaç günlük ayaklanma sonucuna nasıl yıkıldığını görecekseniz. Bu örnek sizi yakından ilgilendirir, çünkü yıkılmasına az kala Rus Çarının görevlileri de, tıpkı sizin yaptığını gibi mukadder sonlarını erteleyebilmek; mümkünse ondan kurtulmak için halklara nefes bile aldırmayan bir baskı kurmuşlardı. Çarın askerleri, orakla buğday biçer gibi, mitralyözlerle insan biçiyorlardı. Çarın paramiliter güçleri olan “Kara Yüzler Örgütü” bir gecede on bin kişiyi boğazlıyordu. Ki, sizin faşist tosuncuklarınız onların yanında yeni doğmuş bir köpek yavrusu gibi kalır. Ama onların zulmü bile Çarlığı ayakta tutmaya yetmedi. Rusya’nın özgürlüğe susamış ezilen halkları kan deryası içinde ayakta duran bu düzeni, birkaç gün içinde, yerle bir etti.

Dergimizi, kendi yasalarını ayaklar altına alma pahasına, Evrengillerin döneminde görmeye alıştığımız vahşet ve şiddetle basan, talan eden, “arama” adı altında tarumar edenlere küçük bir hatırlatma:Tarihin akışına karşı kullanılan zor, onu kullananların arzuladığı sonuçların her zaman tersini verir. Sizin terörünüz sadece düzeninizi yıkacak suların bendin arkasında daha fazla birikmesinden başka bir sonuca yol açmaz. Belki bu faşist baskı ve terörle düzeninizi bir gün daha fazla yaşatma imkânı bulabilirsiniz. Ama bu politikanızın düzeninizi yıkacak güçlerin daha bir birikmesine; düzeninizin daha bir şiddetli yıkılmasına yol açacağını aklınızın bir köşesine kaydetmenizi tavsiye ederiz. Bu bizim bir dileğimiz değil. Şayet böyle olsaydı bir anlam ifade etmezdi. Ama bu söylediklerimiz, tarihsel olayların yasa haline gelmiş ortak bileşkesidir. Buna tarihin yasası da diyebilirsiniz. Tıpkı bir fizik yasasının kesinliğinde işleyen tarihin bir yasası. Sizin eylem ve politikalarınızın sonuçları bu yasadan muaf değildir.

İşte örneği: dergimizi basarak, terör estirerek, çalışanlarımızı tutuklayarak, tehdit ederek bizi susturabileceğinizi sandınız. Sandınız ki, arşivi, teknik malzemeleri, derginin hazırlanmasında gerekli olan diğer malzemeleri tahrip edersek bu devrimci sesi kesebiliriz. Ama estirdiğiniz bu terörün üstünden çok değil, birkaç gün bile geçmeden ne kadar yanıldığınızı anladınız; anlamış olmalısınız. İşte yine buradayız. Devrimci komünizmin sesini o çok korktuğunuz emekçi sınıflara, Kürt halkına duyurmak için kolları sıvamış durumdayız. Bizi susturmak için, kendi yasalarınızı çiğnediniz, hukukunuzu hiçe saydınız. Sizin açınızdan bunda anlaşılmayacak bir şey yok. Çünkü hukukunuz da, yasalarınız da, adaletiniz de sömürü düzenini korumak için vardır. Sömürü düzeninin, tekelci kapitalist düzenin tehdit altında olduğu bir sırada yukarda saydıklarımızı teferruat saymanız sınıf savaşı mantığı açısından anlaşılacak bir durumdur. Fakat birincisi, o zaman düzeninizin emekçi sınıfların ve Kürt halkının devriminin tehdidi altında olduğunu kabul ve teslim etmeniz gerekir. İkincisi, baskı ve terör politikasıyla elde etmek istediğiniz sonuçların tam tersiyle karşılaştığınızı görmeniz gerekir. Çünkü bizi susturmak için yola çıktınız, terör estirdiniz, insanları, yasalarınızı ayaklar altına alarak, gerekçesiz ve mesnetsiz şekilde tutukladınız ama şimdi biz dünden daha güçlü, daha deneyimli ve daha bilenmiş bir durumdayız.

Bizi susturmak, hatta mümkünse tümden yok etmek için giriştiğiniz bu faşist terör politikasının yol açtığı, ama aslında, ne arzu ettiğiniz ne de hesap ettiğiniz bir başka sonucunu size söyleyelim: Devrimci dayanışma. Evet, bizi susturmaya çalıştığınızı duyan, gören pek çok devrimci dost çevre, aramızdaki farklılıkları bir kenara bırakarak bizimle dayanışma yarışına girdiler. Devrimci aydın sanatçılar, bir kenarda duran ama yüreğindeki devrim ateşini hala canlı tutan dostlar, yürekleri devrim ve komünizm için çarpan çevreler; bunların hepsi yardım elini uzattılar. Jandarma ve polis zulmünden, faşist devlet teröründen, tekelci kapitalist sömürünün sonuçlarından bıkmış, usanmış yeni taze güçler saflarımıza aktı. Ve şimdi biz onların yardım, destek ve dayanışmalarını yanı başımızda hissederken dünden çok daha güçlü, çok daha kararlıyız. Kendi ellerinizle kazdığınız topraktan devrim saflarına akan taze güçler fışkırdı. İşte faşist terör politikanızın, susturma politikanızın, tarihin akışına karşı duran zor politikanızın ilk elden akla gelen sonuçları bunlardır.

Hırçınlığınızı, tehditkâr halinizi, terör politikasına ihtiyaç duymanızı, hak vermesek de, anlıyoruz. Baksanıza etrafınız yangın yeri gibi. Kürt halkı özgürlük için ayakta. Serhıldanlara başlamış. Önce Diyarbakır ve Dersim halkının ayaklanması, arkasından Van ve Hakkâri halkının serhıldanı aklınızı başınızdan aldı. Dengesizleştiniz. Başbakanınız, ağzına geleni, akıl süzgecinden geçirmeden söylemeye başladı. Başbakanınız halkın bir kısmını diğer bir kısmına karşı silah kullanmaya teşvik ediyor. “Bu halkın sabrı nereye kadar sürer bilemem” diyerek faşist tosuncuklara işaret veriyor. Burjuva yazarlar bile, şimdilik, bu dengesizlik karşısında, ürperiyor ve “inşallah başbakan sözlerini bizim anladığımız anlamda söylememiştir” deme ihtiyacını duyuyorlar. Oysa tam da anladıkları anlamda söylemiştir. Tekelci sermaye sınıfı ve faşist devlet “ya sev ya terk et” politikasını devletin en üst makamından ilan etme noktasına gelmiştir.

Onu bu noktaya getiren, her şeyden önce, Kürt halkının özgürlük savaşıdır. Kürt halkının bu savaştaki kararlılığı ve ısrarıdır. Kürt halkının özgürlük yolunda edindiği bilinçtir. Bir başbakan düşünün ki, bir şehre gidiyor ama o şehre girebilmek için olağanüstü önlemler almak zorunda kalıyor. Şehre girdiğinde ise ayaklanmış, kendisini protesto eden bir halkla karşılaşıyor. Sokakları boşalmış, bir dükkânı dahi açılmamış, kontak kapatmış, çöpleri toplanmamış, okulları kapanmış bir şehir manzarasıyla karşılaşıyor. Belli ki, başbakan, boşalmış sokaklarda, toplanmamış çöplerde, kapanmış kontaklarda, açılmamış kepenklerde devrimin, ayaklanmış ve özgürlüğünü kazanmış Kürt halkının hayaletini görüyor. Haksız sayılır mı? Elbette sayılmaz, çünkü gözleriyle gördüğü manzara bir ayaklanmadan çok daha fazlasını, zafere ulaşmış bir devrimi çağrıştırıyor; onu haber veriyor.

Sonra ekonomik kriz. Hani şu dünya kapitalizmini tsunami gücüyle beşik gibi sallayan, dev bankaları, borsaları, şirketleri çökerten, tekelci kapitalist ekonomileri çöküşe sürükleyen ekonomik kriz de bu koşulların üstüne geldi. Ne tekelci sermaye sınıfı ne de hükümet bu krizden nasıl çıkacaklarını biliyorlar. Şimdilik “hamdolsun” politikasıyla, yani mezarlıkta ıslık çalarak idare ediyorlar. Ama kapitalist sömürüden, işsizlikten, yoksulluktan, devletin baskı, terör ve zulmünden bıkmış emekçi sınıflar değişiklik istemlerini devrimci eylemle, sokak gösterileriyle, grevlerle, çatışmalarla ortaya koyuyorlar. Devletin en küçük bir gösteriyi büyük bir güçle ezmesi bile onları bildiklerini yapmaktan alıkoymuyor. Polis ve asker zulmüne duydukları öfke büyüyor; polis ise bu öfkeyi katlamak istercesine, insanları artık sokak ortasında öldürmeye başladı. Bu yaşamsal sorunlarla boğuşan emekçi sınıflar, tekelci sermaye sınıfının etkisi altına girmiyor; ya da tekelci sermaye sınıfı ile faşist devlet kitleleri etkisi altına alamıyor. Başbakanın “ya sev ya terk et” çağrısına, “daha ne kadar sabredeceksiniz, Kürt halkına karşı harekete geçin” mesajına, çapulcu ruhlu birkaç faşist tosuncuk dışında, kimse kulak asmıyor. Emekçi sınıflar, tekelci sermaye sınıfının kontrol ve etkisi dışındalar.

Tablo aşağı yukarı böyle ve böyle bir tablo karşısında tekelci sermaye sınıfının en büyük korkusu, ayaklanma ruh hali içindeki emekçi sınıfların devrimci komünistlerle birleşmesi, devrimci komünist politikalarla tanışmasıdır. Bu birleşmenin gerçekleşmesi, düzenin, tekelci kapitalist sistemin sonu anlamına gelebilir. Tekelci sermaye sınıfı ve faşist devlet böyle bir gelişmeyi, bu yüzden, ne olursa olsun engellemek istiyor. Bunun yolu, kitleleri denetim altına alamıyorsa, devrimci komünistleri susturmaktır. Dergimize, devrimci kurumlara pervasızca, kendi yasalarını ayaklar altına alarak saldırmasının, faşist terör havası estirerek yılgınlık havası yaratmaya çalışmasının, insanları sudan gerekçelerle tutuklamasının nedeni budur. Varlık nedenleri ortadan kalkmış, tarihsel ve siyasal ömrünü tamamlamış, toplumun sırtında ağır bir yük haline dönüşmüş her sınıf gibi davranıyor. Ama artık her çırpışınız sonunuzu daha da hızlandırmaktan başka bir sonuca yol açmıyor. Çünkü tarih bizden yana akıyor ve biz gücümüzü tarihin bu durdurulamaz akışından alıyoruz.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

10/8/2008 · Kategori: Kultur ve Sanat

Yola Çıktık bundan tam 20 yıl önce...
Arkamızda kaygılarımızı, çekingenliklerimizi bırakarak... Amacımız insanı, geleceği, kendimizi tanımak ve değiştirmekti...
Çıktığımız yolda yanlız değildik.
Bunu bilmenin güveni ile bizden önce atılmış adımların yol göstericiliğinde kendi küçük adımlarımızla yürüdüler...
Çağımız korkunç... çağımız insanı, doğayı ve geleceğimizi yok ediyor. Herşeyin metalaştırıldığı alınıp satıldığı, tek erdemin almak ve satmak olduğu bir çağda yaşıyoruz.
Yıkım üreten bu çağa karşı "şarkı söyleyen yarınları" yaratma mücadelesi veriyoruz...

Evet sevgili okurlar bunu tam 20 yıldır bütün baskılara rağmen sürdüren Ayışığı kültür sanat merkezi emekçilerinin ilerdeki çalışmalarında başarılar dilerim. Nice 20 yıllara...!

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!